Hakkımda

   Altın, gümüş ve kıymetli taşların büyüsünü keşfetmem ilkokul yıllarına dayanır. Evimiz Kapalıçarşı’ya yakın olduğu için sık sık çarşıya giderdik. Parlak, safran sarısı vitrinleri ve renkli taşları hayranlıkla seyreder, hayallere dalardım. Sonra annemin takılarına dadanma dönemi başladı. Sabır abidesi annem apartmanın içinde omuzlarına kadar inen eski Türk filmi küpeleriyle dolaşan beş, altı yaşlarında kız çocuğunun büyümesini ilgi ve şefkatle izledi.

   İlkokulu birincilikle bitirme armağanı olarak ne istediğimi soran babama verdiğim cevap hayallerime dokunma fırsatını sağladı. Babamdan- hala saklarım- ‘çeyrek altın’ almasını istemiştim. Ortaokulda un, tutkal ve boyadan oluşturduğum, renkli hamurdan yaptığım takıları babamın arkadaşı ‘Arif amcanın’ dükkanında sattım. Kazancıma bayram harçlıkları ve evden ‘toparladığım’ paraları da ekleyip doğru Kapalıçarşı’ya. İlk altın bilezik. O zamanın modası ‘kibrit çöpü’ bilezik.

   Artık zehri almış olduğum için bir daha da Kapalıçarşı’dan ayrılamadım. Lise yıllarında kot almaya, angora kazak almaya gitmeler ve tabii ki sahaflar…Toz kokan loş dükkanların büyüsü ve mütevazi, hakiki entellektüeller.

   Mimarlık eğitimi almayı tercih etmem; tasarım, çizim teknikleri ve üç boyutlu düşünme sistemi ile tanışmamı sağladı. Artık gümüş takılarımı ölçekli çizip çarşıdaki atölyede imal ettirme dönemi başladı.

   Yirmi yıl mimarlık mesleğini yaptıktan sonra ‘kan çekti’. Bu sefer profesyonel olarak takı işine girdim. Canım arkadaşım, can yoldaşım sayesinde altın ve pırlantalı takılar üreten bir fabrikada, tasarım kriterleri, kalıp ,döküm, mıhlama, brose, çımar, rodaj öğrendim.

   Telkariye sevdalanmam, uykusuz geçen gecelerden birinde TRT 2 de bir ustanın atölyesinde yapılan çekimleri izlerken oldu. Ustanın sabırla gümüşü potada eritmesini, haddeden geçirmesini, incecik teller haline getirmesini, motiflerin çerçevesini hazırlayışını, motiflerin incecik tellerle dizilişini izledim. Sonra kaynak, temizlik ve cila…inanılır gibi değildi bu topraklarda binlerce yıldır yapılagelen sabra, emeğe ve yaratıcılığa bu denli dayalı bir sanat hem de altın ve gümüşle…

   Sanatının erbabı olduğu belli olan usta ise sonradan Mardin’de atölyesinde tasarımlarımı imal edişini izleme ve tanıma fırsatı bulduğum Suphi Hindiyerli idi. Bu yazıyı yazarken şu anda kendisinin hediye ettiği özel imalat Süryani kahvesini içiyorum. Sevgi ve saygıyla …

   Telkari sanatına yaptığım yolculuk biraz zor ve uzun oldu. Yüzyıllardır aynı motiflerin, aynı biçimde uygulanıyor olması dikkatimi çekti. Konunun içine girdikçe, yeni motiflere sadece tutucu yaklaşım gereği uzak durulmadığını, bunun ekonomik ve kültürel sebeplerinin de olduğunu da fark ettim. Bana düşen, bu değerli sanatın yeni bir yorumla gündeme gelebilmesi için geleneksel metodları yeni tasarımlarla harmanlamaktı.

   Daha sonra telkarinin diğer merkezi Beypazarı günleri başladı. Tanıştığım, şimdi beraber çalıştığım değerli ustalar tasarımlarımı büyük emek ve sabırla üretiyorlar. Hepsine sonsuz teşekkürler…